Fevzi Günenç

GÜLMECE ÖYKÜSÜ Trump’ı Satınaldım/FEV
Emekliye ayrıldıktan sonra kendimi boşlukta buldum. Sabahtan akşama kadar evde pinekle dur. Hanımın eline yağına dolaş. Tadı yok.
Kahveye gitmem, meyhaneye gitmem. Kimi zaman parkta oturur temiz hava alırım ama bir süre sonra bu da bıktırır.
Düşündüm, bir iş yapmalıyım ben. Pek o kadar yaşlı da değilim henüz. Neyse ki bir şans eseri olarak iktidarın “Mezarda Emekl”iliğine takılmadım. 65’e ulaşmaya daha çok var.
Peki ne iş yapmalıyım? Bir tek merakım var, açık artırmalara gitmek. Bir şey almak için değil ha, maksat eğlence olsun. Gerçekten çok eğlenceli şeyler oluyor açık artırma salonunda.
Kimi zaman beş para etmez bir cezve 50 bin liraya kadar alıcı buluyor. Neymiş efendim, Sultan Abuzittin efendimizin ahırında atlarının sol başağını yıkayan Cezmettin Ağadan kalma bir antikaymış bu cezve.
İnan da alma. Alan oluyor işte. Önemli olan iyi yalan kıvırıp alıcıyı inandırmak.
Yine böyle bir açık artırmada alanı satanı seyrederek keyif çatarken aklıma bir fikir geldi. Ben buraya niçin boşu boşuna gidip geliyordum ki? Dünyada onca ahmak varken, her yalana inanıp keseyle altını teneke parçalarına yatırırken, ben bu işten neden yararlanmıyordum?
Hazır emekliye ayrılmışım. Aldığım emekli ikramiyem olduğu gibi duruyor. Bir işe yatırmaya kıyamadım. Açarım bir antikacı dükkanı. Günde bir tek iş yapsam bile kazanırım memurken bir ayda aldığım maaş kadarını.
Bu iş kafama yattı. Hemen kolları sıvamalıydım. Mezat salonunda alıp satıcıları izlerken dikkat kesildim. Keseme ve kafama uygun bir şey alarak işe başlayabilirdim.
Ben bunları düşünürken açık artırmacı, elindeki tencere tutacağını satışa çıkartmıştı. İlk fiyat 5 bin liradan başlıyordu.
Kendi kendime:
“Yahu bu adamlar delirdi mi? Yoksa milletle dalga mı geçiyorlar? Bit pazarında bundan ala bir tencere tutacağının beş tanesini birden 5 liraya almak olasıyken neden cılkı çıkmış bir tutacağa 5 bin lira vereyim?”
Taktım ya kafaya. Bunu almakla işe başlayabilirim. Satış bir lira bir lira artırılarak süreken bir de baktım ki malın fiyatı 9 bin beş yüz liraya kadar yükselmiş. Kendimi tutamayıp bağırdım.
“On bin lira!”
Bu beklenmeyen artış salondakileri buz gibi dondurdu. Mal bana kısmetmiş ya, kimseden ses soluk çıkmaz oldu.
Ne yapmıştım ben bunu? Delirmiş miydim? Şu çaput paçasına on bin lira verilir miydi? Başladım dua etmeye.
“Aman biri çıksın da, on bin bir lira desin.”
Yok. Kimse çıkmadı.
Tellal bir çırpındı, iki çırpındı, benden bir kuruş daha fazla veren olmayınca tokmağı eline alıp önündeki masaya vurmaya başladı.
“Saaattım bir, saaattın iki, saaattım üç! Sultan Mahmudittin efendinin kapı kullarından Hayriye Hatundan kalma kazan tutacağı on bin liraya satılmıştır.”
Çaresiz aldık malı. On bin liralık çaputum elinde düştüm yollara. Şimdi ben bunu kime, nerede, kaça satacaktım? Ne halt etmiştim ben?
Gide gide ayaklarım beni antikacılar çarşısına götürmüş. Sağa sola göz gezdirdim. Gözüm oldukça yaşlı bir esnafa takıldı.
“Şundan bir fikir alayım,” dedim. “Eğer satın alırsa yarı fiyatına bile kendisine satabilirim.”
“Günaydın dede,” diyrek dükkâna girdim.
Güler yüzlü bir adamdı. Selamımı aldı. Yer gösterdi.
Uzun yoldan geldiğin belli; yorulmuşsundur. Otur da sana bir çay ısmarlayayım,” diye konuştu.
Oturdum. Çabucak ahbap olduk. Yediğim haltı ona allattım. On bin liraya aldığım malı kendisine gösterdim. Adam kazan tutacağını ince eleyip sıkı dokudu. Sonra gölüğünü taktı. Bir daha baktı.
“Kaça aldın bu mübareği?” diye sordu.
“On bin,” dedim.”
“Bedava kapmışsın,” dedi. “Nereden baksan elli bin eder bu.”
“Yapma dede,” dedim. “Dalga geçme benimle.”
Yemin billah etti.
“Bende yalan yok,” dedi. Onlarca yılın tecrübesi konuşuyor. Eşsiz bir parça bu.”
Sevineyim mi, sevinmeyeyim mi, bilemedim.
“Madem bu kadar değerli, sana aldığımın yarı fiyatına satayım. Sen de değer fiyatına sat,45 bin lira kazan.”
“Ahhh, o eski gençlik günlerimde olsa kaçırır mıydım bu fırsatı,” diye inledi. “Ama artık çok yaşlandım. Bunun alıcısının gelmesini bekleyecek kadar ömrüm kaldı mı, kalmadı mı bilmiyorum. Sabahleyin evden çıkıp buraya gelinceye kadar on, on beş, yirmi yerde oturup dinleniyorum. Bak, şurada ne yazılı.
Gösterdiği yere baktım.
“Devren satılık Antikacı” diye yazıyordu.
“Burayı satıyor musun?” diye sordum.
Başını salladı.
İş olsun diye fiyat öğrenmek istedim.
“Ne istiyorsun?”
Aslına bakarsan biranın ederi nereden baksan 500 bin lira eder. Ama ben işten o kadar bezmişim ki, bir an önce satıp kurtulmak istiyorum. yarın da yatağımdan hiç çıkmayayım istiyorum. Saatlerce hatta günlerce uyuyup dinleneyim istiyorum. Sen Allahın sevdiği kuluymuşsun. Ver 100 bini, al dükkanı.”
Kulaklarıma inanamıyordum. İçeride benim 10 bin liraya aldığım kazan tutacağından çok değerli yüzlerce eşya vardı. Talih kuşu mu konmuştu acaba başıma?
Şimdiye kadar hiç hayatıma kumar oynamamıştım. Bu kez oynayacaktım.
“Aldım gitti,” dedim.
“Hayırlı olsun,” dedi. El sıkıştık. Dükkânı kapattı, birlikte çok yakında olan bankaya gittik. Hesabımdan para çekip 100 bini saydım. Bin bir dua ederek dükkânın anahtarını verdi.
“Her şeyin fiyatı üzerinde yazılıdır. Sakın orada yazılı etiketten ucuz mal kaptırma.” diye tembih ettikten sonra, bana oracıkta bir de devir senedi yazıp verdi. Dükkân benimdi artık.
Teşekkür ettim. Vedalaştık.
Gelip dükkânımı açtım. Açar açmaz komşular başıma üşüştü. “Hayırlı olsun,” diyen diyeneydi. Dükkânı kaça aldığımı sordular.
“Yüz bine” dedim.
“Bedava almışsın,” dediler.
“Ah ihtiyar, bu fiyata verecektin de bizi neden bilgilendirmedin? Bu fiyata bu dükkânı ben havada kapar alırdım valla.”
Bende bir sevinç bir sevinç…
Komşulara çay ısmarladım. Çaylarını içerken onlarla söyleştik. Beni çok sevmişlerdi galiba. Ben de onları sevdim.
Uğurlu olsun töreni sona erdikten sonra, patron koltuğuna oturdum. Müşteri beklemeye başladım. Aşama kadar ne gelen oldu ne giden.
Bu işler böyledir, diye beni avuttu bitişiğimdeki komşum. Üç gün, beş gün üst üste iş olmaz, altıncı gün bir müşteri çıkar, bir aylık kazanç sağlarsın. Hele bir de turist mevsimi gelmez mi? O zaman gör sen işi.”
“Umarım…” demekten özge yapabileceğim bir şey yoktu. Akşam karanlığı basmak üzereydi. Çarşıdaki esnaf yavaş yavaş dükkânlarının kepenklerini indirmeye başlamıştı.
O gün biraz da üzgünce olarak hiç siftah etmeden dükkânı kapattım. Ertesi gün, daha ertesi gün de gelip giden olmadı. Dükkânımın önündeki tabladan, eski Roma’dan kalma bir tek meteliğe bile alıcı çıkmadı.
Umutsuzluğa kapılmıştım. Üçüncü günün akşamında:tam dükkânı kapatmak üzereyken selam vererek içeriye bir bey girdi.
“İyi akşamlar.”
“İyi akşamlar.”
“Bugün açık artırmada Sultan Mahmuddin efendinin kapı kullarından Hayriye hatundan kalma kazan tutacağını siz almıştınız değil mi?”
“Evet…” ne oldu?”
“O mal benimdi. Üç günden beri geceleri gözlerime uyku girmiyor. Daha göz kapaklarımı kapatır kapatmaz düşümde o kazan tutacağını görüyorum. Mübarek dile geliyor.
“Ne yaptın bre ahmak!” diye beni azarlıyor. “Ben satılacak mal mıydım?”
Yüzüme yüzüme çarpıyor tutacak yerlerini. Kan ter içinde uyanıyorum. Ne olur kurtar beni bu kâbustan. Gei geri sat şunu bana.”
“Olur, satarım tabii. Neden satmayacakmışım? İşim bu benim.”
“Ne kadar istiyorsun?”
“Elli bin lira.”
“Çok istemedin mi ağa.”
“Çok değil. Ederi bu.”
“Yahu, sen bunu on bine almadın mı?”
“Aldım.”
“Şimdi niye baş katını istiyorsun?”
“Ticaret…”
Kendimi beğenmeye başlamıştım. Kısa zamanda kapmıştım esnaf ağzını.
“Sana helalinden bir beş bin lira kazanç vereyim. Sat şunu bana geri.”
“Elli binden aşağı olmaz.”
“Bak ben bin çıktım. Sen de bir beş indirirsen kiyamet mi kopar?”
Merhamete geldim.
“Peki, dedim. Ver 45’i al malı.”
İç çekti. O kadar param olsa gözümü kırpmam verir parayı, alırdım tutacağımı ama yok. Çıksa çıksa cebimden bir 5 bin daha çıkar. Ver bunu bana 20 bine.”
“Pışık,” dedim. “Malı sana 20 bine vereyim de sen götür ell bine sat değil mi?”
“Vallahi satmak için almıyorum ağa. Sende hiç vicdan yok mu? İn biraz in…”
Adamın ağlamaklı hali dokundu bana. Hayatımın en büyük bonkörlüğünü yaptım.
“Madem bu kadar acıklı konuştun, tamam, ben de sana 10 bin daha indirim yapacağım. Ver 35’i al tutacağı.”Adam cebini koynunu karıştırdı. Cüzdanını açıp içindeki paraları saydı.
“Yok yok işte,. Daha fazlası yok,” diye inledi. Sonra ansızın gözleri parladı.
“Cenazemi de belediye kalırsın artık,” dedi. “Kefen parası diye bir çıkına 10 bin lira koymuştum. Haydi, onu da vereyim de, sen de ver şu tutacağı artık bana. Ver de kurtulayım her gece kâbus görmekten.”
Hangi iyi tarafıma denk geldi bilmiyorum.
“Verdim gitti be!” dedim. Adam 30 bini saydı. Tutacağı alıp gitti.
Bizim işte iyi bir usul var. Kime ne sattın, kimden ne aldın, adresini muhakkak öğreniyordun. Bununkini de almıştım.
Durup dururken 20 bin lira para kazanmıştım. Bin bereket versindi. Benim üç aylık maaşım bile bu kadar değildi.
Paspal bir çaput paçasından 20 bin lira kazandım, diye meğer boşuna sevinmişim.
O gece rüyamda karşıma Sultan Mahmuddin Efendinin Kapı Kullarından Hayriye Hatundan kalma kazan tutacağı çıkıvermez mi?
Kazan tutacağı bir öfkeliydi, bir öfkeliydi ki görmeliydiniz. Hızlanıp hızlanıp suratıma şakır şakır iniyordu. Beni kan ter içinde bırakmıştı.
“Ben öyle 25 bine satılacak mal mıyım ulan hayvan!” diyerek vurdukça vuruyor.
Sabaha karşı uyandığımda, bunun korkunç bir rüya olduğunu anlayınca rahatladım ama yine de tutacağı 25 bine sattığıma bin pişman oldum.
Umarım bu geçici bir rüyaydı diye düşünerek ertesi gün yatağa girdim. Ne gezer. Daha ben gözlerimi yumar yummaz karşıma dikildi kazan tutucağı. Kazıklı Voyoda gibi etmediğini koymadı bana.
Aynı şey üçüncü gün de sürdü. Artık dayanacak halim kalmamıştı. Gidip buldum tutacağı sattığım adamı.
”Şimdi de senin gördüğün karabasanları ben görüyorum,” dedim. Lütfen geri sat şunu bana. Kaç lira istersen vereceğim.”
“Ah kardşiiim…” diye acıdı bana. “Keşke mal elimde olaydı da vereydim sana. Ne yazık ki sattım ben onu.
“Kaça verdin?”
“Elli bine.”
Şimdi ben dövünmeyeyim de kim dövünsün? Ama dövünmenin yararı yok. Adamdan yeni alıcının adresini aldım. Gittim onu buldum. Dükkânına girerken benim kazan tutacağını duvarda asılı görünce sevincimden nerdeyse oynayacaktım.
Adama derdimi anlattım. Tutacağı satın almak istediğimi söyledim.
“Olur, satalım,” dedi.”
“Ne kadar isiyorsun?”
“Yüz bin.”
“İnsaf mı bu? İnsan 50 bine aldığını 100 bine satar mı?”
“Ticaret bu arkadaş. Sen on bine aldığını 25 bine satmadın mı?”
Haklıydı.
“Tamam,” dedim. Cüzdanımı çıkarttım, yüz bini sayarak masaya bırakım. Adam parayı masadan aldı. Saydı.
“Yüz bin bu,” dedi.
“Evet, yüz bin. Sen de yüz bin istememiş miydin?”
“İstemiştim ama onu demin istemiştim. Malın yeni fiyatı 110 bin lira.”
“Çıldırdın mı sen arkadaş! Beş dakikada 10 bin artış olur mu?”
“Olmasa iyi ama oluyor işte. Elimde olsa daha ucuz da verirdim.”
O korkunç rüyalar aklıma geldi. Bundan kurtulmanın tek yolu vardı. Adamın istediğini vermek. Ben de öyle yaptım. Masadaki paranın üstüne 10 bin daha ekledim.
“Bu ne?” diye sordu adam.”
“Yüz on dememiş miydin?”
“Demiştim ama onu demin demiştim.”
“Eee, şimdiki fiyat ne?”
“Yüz elli bin.”
“Sen benimle dalga m geçiyorsun arkadaş? Amacın üzüm yemek mi, bekçi dövmek mi?”
“Üzüm yemek.”
“Ee,. Ne demeye durmadan artırıyorsun fiyatı?”
“Ben artırmıyorum ki.”
“Kim artırıyor ya?”
“Dolar artırıyor. Şu anda dolar kaç lira biliyor musun?”
“Bilmiyorum.”
“Şu kadar lira. Yani altı sıfırını silerek kendimizi kandırmamış olsaydık bugün bir doların karşılığı milyar TL olacaktı. Elini çabuk tut. Alıyorsan bir an önce al malı. Biraza aha oyalanırsan milyara de alamazsı sen bunu.”
“Yahu ne demeye durmdan artıyor ki bu doların değeri? Kim yapıyor bunu?”
“Trump.”
“Trump kim?
“ABD Devlet Başkanı. Bir saçmalıyor, bakıyorsun dolar fırlamış.”
“Bunu durdurmanın bir çaresi yok mu arkadaş?”
“Var.”
“Söyle, çabuk söyle, dolar yeniden yükselmeden, çare nedir?”
“Trump’ı satın almak.”
“Trump’ı satın almak mı?” Hiç de fena fikir değil ama ona güç yetmez ki?”
“Valla şu ara çok ucuz bir fiyatla açık artırmaya kondu. Eğer almayı becerebilirsen yaşadın gitti.”
“Ne kadar ki mezatta şu anda bu herifin fiyatı?”
“Beş kuruş.”
“Türk parasıyla mı?”
“Türk parasıyla.”
Yahu koskoca Trump beş kuruşa satılır mı? Beş kuruş artık geçmiyor bile. Dilenciye versen yüzüne çarpıyor.”
Fiyatı saptayan ben değilim ki. Uzmanlar bu kadar fiyat biçmiş.”
“Aldım gitti öyleyse.”
“Ver beş kuruşu?”
Cüzdanımın bozuk para gözüne baktım. Nereden kalmışsa bir beş kuruşluk kalmış. Verdim parayı. Adam telefonla açık artırmaya katıldı. Malı beş kuruşa aldığımızı söyledi. Şansımdan hiç alıcı çıkmamış Trump beye o ana kadar.
Artık Trump benimdi. Ona istediğimi yaptırıyorum. İlk işim doların fiyatını düşürmesini sağlamak oldu.
Amerikalı yurttaş, fırıncıya gidiyor, bir poşet dolusu dolar verip bir ekmek alıyor. Bunları öğrendikçe ağım kulaklarıma varıyor.
Bu bir rüyadır ama öyle bile olsa ne kadar güzel bir rüya değil mi?
***
İş, sıfırları silmekle çözümlenemiyor. Gerçekler de değiştirilemiyor. Sıfırları silmeseydik bugün 1 dolar 6.000.000 TL’ye eşit olacaktı. İyi ki matematikten anlamıyorum. Eğer anlasaydım, Biz çılgın Türklerin, Amerikan yurttaşına göre milyar kez daha düşük ücretle çalışıp yaşamayı başarabildiğimiz ortaya çıkacaktı. Tabii ki buna da yaşamak denirse. Hala niçin kahrolmuyoruz da gidip oylarımızı Bay Recep’e veriyoruz, bunu da hiç anlayamıyorum.