Mithat Enç’in özgeçmişi

Eğilim, psikoloji özellikle özel eğitim alanlarında çalışmaları olan Dr. Mithat ENÇ 1909 yılında Gaziantep’le doğdu, ilk ve orta öğrenimini Gaziantep Rüştiyesi’nde tamamladı. 1929 yılında İstanbul Erkek Lisesinden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne devam ederken ilk yılın sonunda göz tuberkülozuna yakalanarak yanlış teşhis ve tedavi sonucu gözlerini kaybetti. Ameliyat için gittiği Viyana’dan da bir sonuç alamayan Enç ülkemize geri döndükten sonra Gaziantep Amerikan Hastanesi Müdürü Mr. Merril N. Jselyden altı noktadan oluşan körler alfabesini ve temel İngilizceyi öğrendi. Böylece gözlerinin yerini parmakları aldı. Artık karanlıklar dağılmaya ve dünyası yeniden aydınlanmaya başlamıştı. 1933 yılında bir bursla Amerika Birleşik Devletleri’ne giderek Harward ve Colombia Üniversitelerinde yüksek öğrenim yaparak 1938’de lisans, 1939’da da özel eğitimde yüksek lisans derecelerini aldı. Ülkemize döndükten sonra, önce Gazi Eğilim Ensitüsü’nde öğretmen ve Körler Okulunda ise müdür olarak görev yaptı. 1952’de Gazı Eğitim Enstitüsü’nde özel Eğitim Bölümünü kurmakla görevlendirilmiştir. Özel eğitime muhtaç çocuklar için açılacak kurumlarda görev alacak, uzman, öğretmen, müdür ve müfettişlerin yetiştirilmelerini amaçlayan bu bölümde; a) ilk kez bilgi ve yetenek testleri kullanılarak aday seçimine yer verilmesinde, b) Yüksek öğrenim düzeyinde “seçmeli ders” uygulamasında, c) Test ve Araştırma Bürosunun kuruluşunda etkin roller oynadı. Özel Eğitim bölümündeki çalışma arkadaşlarıyla bu süre içinde ülkenin çeşitli yerlerinde “Körler, Sağırlar Okulları ve Ağır Öğrenenler” için alt özel sınıf ve Rehberlik Merkezlerinin açılmasını sağladı. 1956 yılında Ford Vakfı’nın bir bursuyla tekrar A.B.D’ye giden Enç Ilionis Üniversitesi’nde doktora derecesini aldı ve 1959 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü’ndeki görevine yeniden döndü. Bu görevi yanında Orta Doğu Teknik Üniversitesi kurucu üyeleri yanında yer aldı ve Eğitim Fakültesi’nin Dekan Vekilliğini yaptı. 1950 – 1961 yılında Milli Birlik Komitesinde Eğitim Müşaviri oldu. Aynı zamanda Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu üyeliği yaptı. Yeni açılan Sosyal Hizmetler Akademisi’nde öğretim üyeliğini birlikte yürüttü. 1965 yılında Ankara Üniversitesi bünyesinde açılan Eğilim Fakültesi’ne öğretim üyesi oldu. Burada Özel Eğitim Bölümü’nü kurdu. 1979 yılı Temmuz ayında emekli oluncaya kadar bu bölümün başkanlığını yaptı. 1973 yılında da Türkiye Körler Vakfı’nı kurarak genel başkanlık görevini üstlendi. Uzun yıllar Altı Nokta Körler Derneği’nin de başkanlığını yaptı. 1979 yılında Ankara Üniversitesi Eğilim Fakültesi özel Eğitim Sertifika Programı uygulamasına geçilirken İlgili yönetmeliğin hazırlanması ve uygulanması O’nun önderliğinde yürütüldü. 1979 yılında yaş haddinden emekli olan Enç, 1980’de de Türk Eğitim Derneği’nin bilim ödülünü aldı. Almanca, ingilizce ve Fransızca bilen değerli hocamız Doç. Dr. Mithat Enç evli ve biri kız biri erkek iki çocuk babası, dört torun sahibidir. Türkiye’de ve batıda eğitimci ve özel eğitimci olarak ün yapmış yeri doldurulamayan Mithat Enç’in öyküsü adeta Cumhuriyet sonrası Özel Eğitim’in Öyküsüyle bütünleşmektedir.

Eğitim Görüşü

Mithat Enç’in eğitime ilişkin görüşü şöyle Özetlenebilir. Eğitim bir bilimdir, sanattır. Eğitim davranış değiştirme bilimi ve sanatıdır. Bireysel ayrılıklar çok önemlidir. Eğilimin amacında, yönteminde bireysel ayrılıklar dikkate alınmalı ve eğitim ona dayandırılmalıdır. Özel eğitim genel eğitimin ayrılmaz bir parçasıdır. Özel eğitim genel eğitimin bir laboratuvarıdır. Araştırma için çok uygun bir alandır. O alandaki bulgular genel eğitime yol gösterici, destekleyici, kolaylık sağlayıcı etki ve kafalarda bulunur. Özel eğitime öylesine ağırlık vermektedir ki hoca. Eğitim Ruhbilimi kitabında verdiği örnekler belirgin biçimde Özürlü – engelli çocuklardan seçilmiştir.

Prof. Dr. Doğan ÇAĞLAR – Prof. Dr. Yahya ÖZSOY – Prof. Dr. Latife BIYIKLI


Ocak Ayı Kitap Önerisi

Şehir, çeşit çeşit suretlerle görünür “Uzun Çarşının Uluları”nı okumasaydım, bu insanların yaşadıklarına da inanmayacaktım.


Uzun Çarşının Ulularını okumasaydım, nevbahar yüzleriyle sırma sıkılığında dokunmuş dostluklarına şahitliğimin yazıldığı ‘kütük’lerde küflenen bu insanların yaşadıklarına da inanmayacaktım. Mitat Enç memleketimin insanlarını anlattığı albümünde, hatıra gelmeyen bir tarih penceresi açtı. Yıllar yılı unutulan bu albümü hatırlayanlar, insan yüzlerinden okunan ve melamiliğin lekesi sinmiş şükür elçiliğini tez elden hatırlayıverdiler.

İnsana dair bir yazının mukaddimesi inancım o ki, Mitat Enç durağından geçmelidir. Üstadın kalemine misafir olmuş gizli yüzlerde saklı duran şemail, elbette şiltesi ağır gelen evlerin kitaplıklarında en bahtiyar misafirliklerine devam edeceklerdir.

Şehirden portreler…

Evvela  şakülü kırk kılı yaran hamallar, cin kılığında kaçakçılar, mafianın kibarlığına budala suratıyla temenna çeken kahve-çarşı ağaları, düşte üşüyen şeyhler, çekirdek işi diş çakan berberler…. Sonrasında ise nalbantları, bakırcıları, gümüşçüleri, kuşçuları, ciğercileri, terzileri, delileri ve velileriyle zamanın kıyısına vurmuş davlumbaz ayazında ve uzun yazda duran terzi çırağını teraziye sokan bıyıklı, tas kafa Almanlar… Bir film karesine sığıştırılan bu silik ruhlar, ‘bir şehrin urgan satılan çarşıları’nda tarihin yalınkat gerçeğini deşifre ettiler. ‘Biz’i tarihin gümrah ırmağına bırakılmış mektuplar arasında kalan son yüzyılın bakiyesi olarak hikâyet ettiler. ‘Biz’ dediğim, ağızları şükürle mühürlü, kuyuya bırakılmış Yusuf’u sessiz hıçkırıklarla arayan mesel denizi zekâlarıyla kadim Anadolu insanı…

Şimdi, niyetimi peşin peşin belli edeyim de soranları bu ikircikli ahvalden kurtarayım; Evet, insan yüzüne sinen alacalı merakı Antep’te, Uzunçarşı’da seyrettim bir zaman. Lakin üstad Mitat Enç’in sırmalı eserinden bihaber, çocuk penceremde duran tarih, bana okkalı bir tokat aşkedince hatırlayıverdim. Vakit o idi ki, babamın sakalında gurub vaktini tamamlamış ağartılarla birlik olup anamın pazen giydiği şalvarlı yıllar akıyordu yamacımda. Hayal miydi yoksa bir masalın ilk sayfasına takılı kalan aklımdaki küçücük pencere beni kandırmış mıydı bilemiyorum. İlk hatırladığım pencere, setre peşinde kadınların kısırlık otuna, kocatutan falına, kumar illetine hal çare için sığındıkları aktarlarda pestenkeranileri, peryavşanları ve ebegümecini ayıklarken göz ucuyla yaşmaklarına sığınmış desturlu halleriydi. Sonra hiç unutamam, bıyık buran kadayıfçı kalfalarının iç gıcırtılarını nasıl da hissediverdiklerini anlayamadığım haspaların yalapşap sıvıştıkları köşelerde, işvelerine sinen inci dakikaları…

Baharata sinen tarih

Çarşıya sinen kokuyu daha dükkanına varmaksızın köşe başında duyumsatan aktarların, binbir çeşit nevaleyi, içlerinde derman arayanlar da dahil olmak üzere, kendir tohumunun, kenevirin, ıhlamurun, rezenenin, adaçayının ve bilumum cennet rayihasının efsunlu tütsüler eşliğinde sokağa hasrettiği inceliği, sanırım ancak bu derde duçar olan bilir. Elbet aktar Ermeni Anton da bilir ki develerle getirilen ve dükkânı ile nikâh kıyılan inci mercan haliyle halvet olan kokuların, bir şehre, bir çarşıya verebileceği tek renk budur. Unutmadan söylemeliyim ki, aktarların bu renkli yüzü, baharat yolları bahsinin ne menem bir hassasiyet taşıdığının da bir ölçeğidir vesselam.

Yazmazsam hatırı kalır dediğim nalbant, çarşının tamı tamına en ilginç fotoğrafları arasında ilk sırayı almaktadır. Ancak sıra sıra bağ veren dükkân demeti içinde Nalbant Yusuf Usta’nın dükkânı, çeşitli ebatlarda nalların, ince-kalın zırhların, demirin tavında döğüldüğü gâvur ocaklarının seyrine doyum olmaz biricik eğlencesidir. Nasıl unuturum, ocak başında, bulgur bulgur terleyen alnını silerken ortaya çıkardığı eserine nazar edişi yok mudur onun, insan güzelliğinin hülasası bu yüzde hitama ermiştir işte. Elbet bu fotoğrafı bir at eksiğiyle tamamlamak olmaz. Çünkü bir at, başlı başına seyirlik taam sunar çocuk muhayyileye. Şehrin neyse de sokağın olağan hayvanatından sayılan atın toynağından atılan parçalar ve nalbantın iki ucu şerha şerha yarıcı bıçağı sonunda kundura çekici ile çivilenmiş pırıl pırıl nalları görmek büyük bir keyiftir elbet. Bıçak özenle toynağın üzerinde gezdirilirken ilimle yapılan bu zenaat esnasında, çevrede toplanan insan yüzlerinin aldığı şekli seyre doyum olmaz! Sonra nalları berkiten ve toynağa çakılan çivilerin çıkardığı tok ses, bizi bu mesleğin erbabına saygı duymaya fazlasıyla zorlar. Çünkü havudu, heybesi, süsü-pası ile bir atı görücüye çıkarmak her babayiğidin kârı değildir.

Sokağa hareket de gelir

Cambaz dediğin, her köşe başında bulunur cinsten bir oyun çocuğu değil ya!.. Aklımın bir tarafına yonga kabilinden yıllar yılı, uzaya uzaya ve de beni döne döne çocukluğuma çeviren unutulmaz mutluluk kareleri… Hani kırk yılda bir uğrayan seyirlik olmasa, boşver anlatılmasa da olur der, geçerim. Lakin etrafı hasırla çevrili kıraathanelerin önemli bir ayrıcalık olarak getirttikleri cambazlar, kişilerin şaşkın bakışları arasında sanatlarını bihakkın icra eylerler idi. Etrafı hasırla çevrili alan, bir farkındalığın umumi ahval içinde ahali yanlısı gözükmeye çalışan kıraathane sahibinin işgüzarlığından başka bir şey değildi. Güya kırk yılda bir binbir mihnet ile razı edilen cambaz eşrafı temaşa-i fasıl icra edecek ve bu ayrıcalığı mahallenin davulcuları yanında elinde mikrofon, metalik cızırtılar eşliğinde münadilerle duyuracak. Hakkını teslim edelim hadi, kolay değil hani bu göz zevkini lakırdılarla berhava etmek. Geniş alan, kaşla göz arasında hasırlarla çevrildiği gibi aradan sıvışan veletlerin enselerine şaplağı indirmek de bittabi işin tatlı mönüsünden!

Döş, bağır gömleğin yarısına dek alabanda, gayet zayıf fakat genç irisi çingene delikanlılarının üzerine sandalyeler dizili ve ‘al papazı ver kızı’ oyunlarının envai çeşidinin oynandığı enli masaları ağızlarının içinde parlayan inci beyazlığındaki dişleriyle boyları hizasınca kaldırışları sonrası kopan alkış ve ıslık tufanı handiyse gözlerimde asılı kalmış berrak bir fotoğraftır. Hele yerden iki metre yüksekliğe asılı kalın sicim üzerinde sergiledikleri şeytan işi taklaları seyir zevkini günümüzün hiçbir eğlencesine değişmem. Fasıl sonunda sanatlarını icra eyleyen çingene takımının, yüzlerini alanı dolduran kalabalığa dönerek iki ellerini açıp da dua ettikten sonra, gürlek naralar eşliğinde, “medet ya Ali!” ünleyişi sonrası, sağ ellerini sol göğüsleri üzerine sertçe vuruşları yok mu, o saat kararımı vermiştim, büyüyünce cambaz olacaktım!..   

Ve daha başka kimler?…

Şimdi çarşıdan söz açınca, çarşıyı boylu boyunca sıralayan ehli dükkânın dışında, seyyar-ı bîkâr müdavimlerden kelam hâsıla gelmeli değil mi? Elbette sırtında kat kat takım elbiselerle, incecik yüzlü, Ayhan Işık bıyığı her daim yağlı ve kan çanağına dönmüş gözlerinde binbir kahır ile sabah ve akşamın muteber gülü Hayri Bey’i anlamak gerekir. Anlamak gerekir zira, hiç bitmeyen mimiklerinden dudakları arasına sığışmışçasına duran dili ‘haller Leyla’ der lakin kimsecikler bir şey anlamaz. “Onparaonpara paraon para on onpara onpara…” Günde kaç kat elbise satar, kime satar bilinmez…

Ve kimler, kimler… Koca Yunus’un söylediği hal değil midir bu: “Kasdım odur şehre varam, feryad-ü figan koparam.”         

Nohut dürümü yedin mi?

Bakın unutmadan, acıktığınızı söylediğinizde en yakınınızda bulunan kişinin sizi doğruca pazaryerini mekân tutmuş nohut dürümcüsüne davet edeceğinden hiç şüpheniz olmasın. Bakmayın nohut dürümü deyip alelusul zikrettiğime. Kemiğin iliği ile kaynatılan nohutlar adeta merhem kıvamına geldiği vakit, Kel Şükrü’nün ağzını yayarak gülüşü karşısında illallah iki pideyi midenize indirmeniz dakikalar almaz! Pazarın şenliği dürümcü Kel Şükrü’nün dükkânındadır dersem, bu hiç mübalağa olmaz. Dilencilerin, körlerin, topalların, kedilerin, köpeklerin, kuşların bir ritim halinde tavaf ettiği bu mekân, modern hayat biçimi ve şehircilik okulu mezunu, genç alaylıların sundukları rapor doğrultusunda bir sabah uyandığımızda yerle yeksan edilivermişti. Tıpkı kırkdokuz yıllık Yeşilsu çaybahçesine yaptıkları gibi… Tıpkı aynı çaybahçesinde Sami Ustanın, Hasan Ustanın, Hanifi Ustanın tam otuz yıl bilfiil çalıştıkları halde yarım gösterilen sigorta primleri gibi… 

Hayır, inanmıyorum; resimli bir kitaptan çalınmadı bu hayatlar. Aramızda yaşayan, kültürü dimağımıza sevdalı bu hayatlar, aynada unutulmuş bir tek kelimeyi sevdirip bir tek kelime aşkına yaşadılar. Sırları yoktu çünkü. Dilleri de yoktu. Dilleri ‘biz’ olmanın ağırlığını taşıyordu. ‘Biz’ olmak, tarihin taşıdığı ve ağırlığını biz ‘şehir ahalisi’ne köylüler eliyle devrediverdikleri bilgelik kırıntısıydı. Anadolu bu insanların duaları sayesinde Anadolu kaldı. Bu insanları tanıdım, bildim. Dualarını esirgemedikleri için alınları ateşten kurtuluşun muştusuyla parlardı. Gökçe katın sahibi dilerim ki yanına varanlara rahmet, sırasını bekleyenlere sağlık, bereket, ihsan buyursun…

Reşit Güngör Kalkan